Pkk'nın Üstlendiği Eylemler

Mit, Jitem, Devlet değil; VAHŞİ, IRKÇI, FAŞİST PKK!!!

Yolalan Sanığı Sağlık Memuru Celalettin Toktaş Davası

Yolalan Katliamı'nda öğretmenlerin kapıyı açmasını sağlayan kürt kökenli sağlık memuru

Yolalan Katliamı’nda öğretmenleri teröristlere hedef gösteren, saklandıkları yerin kapısının açılmasını sağlayan kürt kökenli sağlık memuru Celalettin Toktaş, 9 yıl sonra tutuklandı ve müebbet hapisle cezalandırıldı.

Terör örgütü PKK’nın, Yolalan Katliamı‘nda yardım aldığı sağlık memuru Celalettin Toktaş, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, müebbet hapis cezasına ilişkin kararı onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararına yapılan itirazı reddetti. İtiraz, sayfanın alt kısmındadır. Şehit Abdurrahman Nafiz ÖZBAĞRIAÇIK ve Şehit Ergin KOMUT’un katledilmelerine dair ayrıntılı ve resmi bilgi, belgeye bu sayfamızda ulaşabilirsiniz.

 

Esas No          :           Karar No       :           İtirazname     :

2009/9-93                   2009/308                    2007/126185

 

 

 

T.C

YARGITAY

Ceza Genel Kurulu

 

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık; 25.03.1993 tarihinde akşam saatlerinde Bitlis İli, Yolalan Köyü İlköğretim Okulu lojmanlarında oturan iki öğretmenin teröristlerce öldürüldüğü olayda; kendisinin de ikamet ettiği sağlık ocağı lojmanlarına gelen silahlı PKK terör örgütü mensuplarına, yan taraftaki lojmanlarda öğretmenlerin oturduğunu söyleyen ve güven telkin etmek suretiyle öğretmenlerin kapılarını açmalarını sağlayan sağlık ocağı hizmetlisi sanık Celalettin T.’ın eyleminin, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylem­lerde bulunmak suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesine ilişkindir.

Dosya incelendiğinde;

Olaydan sonra ihbar üzerine olay yerine giden kolluk kuvvetlerince 26.10.2003 tarihinde sabah saat 07.00 sıralarında düzenlenen evraka göre; olayın 25.10.1993 tarihinde saat 20.00 sıralarında meydana geldiği,

Maktûllerin oturduğu okul lojmanı ile okul ve sanığın ikamet ettiği sağlık ocağı lojmanının bitişik çevre duvarları içerisinde bulundukları,  sanığın lojmanı ile maktûllerin lojmanı arasındaki mesafenin 40 metre, lojmanların bulunduğu yer ile köy arasındaki mesafenin ise 1 km. civarında olduğu,

Kolluk kuvvetleri olay yerine ulaştıklarında, okul lojmanının arka tarafında Ergin Komut ve Abdurrahman Özbağrıaçık isimli iki öğretmeni öldürülmüş olarak bulurken, cesetlerin yanında 17 adet kaleşinkof, 5 adet G3 ve 3 adet Diktriyof tüfeğe ait boş kovanın bulunduğunu, okul lojmanının yakılmış olduğunu, sağlık ocağı lojmanının alt katındaki odunlar tutuşturulmak suretiyle yakılmak istendiğini, ölen Ergin Komut’un eşi Ersin Komut ile 2 çocuğunun ve Abdurrahman Özbağrıaçık’ın eşi Zeyniye Özbağrıaçık ile 1 çocuğunun kaçarak Yolalan Köyü’ne sığındıklarını, sağlık ocağı lojmanında bulunan Dr. Turhan Topoğlu ve hizmetli Celalettin T. ile teröristlerin sadece konuştuklarını ve teröristlerin bu iki kişiye başka bir şey yapmadıklarını tespit ettikleri,

Olay gecesi aynı bölgede yer alan Düzköy Mahallesi’ndeki okul lojmanına gelen bir başka terörist grubun, karı koca öğretmenler Bayram Tekin ve Yasemin Tekin ile 2 yaşlarındaki kızları Betül’ü katlederek, ilkokulu ve okul lojmanını tamamen yaktığı, Üçkardeş Mahallesi’ne gelen terörist grubun ise buradaki okulu ateşe verdiği,

Yolalan Köyünde öldürülen her iki maktûlün de çok sayıda ateşli silah mermisi isabetiyle öldükleri,

Anlaşılmaktadır.

Olaydan hemen sonra yapılan soruşturma sırasında, hakkında kuşku uyandırıcı bir delil elde edilmeyen sanıkla ilgili olarak herhangi bir işlem yapılmamış, sadece diğer görgü tanıklarıyla birlikte Celalettin T.’ın da ifade sahibi sıfatıyla beyanına başvurulmuştur.

Bunun üzerine, Van DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından daimi aramaya alınmış olan dosya; 1991-1994 yılları arasında PKK terör örgütü mensubu olarak çeşitli eylemlere katıldıktan sonra, bu örgütten kaçarak itirafçı olan Redür (K) Sami Demirkıran’ın 1996 yılında yayınlanan, “PKK ile 3,5 yıl Ürperten İtiraflar” isimli kitabından haberdar olunması üzerine, Van Cumhuriyet savcısı tarafından 16.04.2002 tarihinde düzenlenen,

Ürperten itiraflar isimli kitabın yazarı eski PKK militanı sonradan itirafçı olan Sami Demirkıran’ın söz konusu kitapta Bitlis bölgesindeki eylemlerini anlattığı, kitabın incelenmesinde 25.10.1993 tarihinde Bitlis Merkez Yolalan Köyündeki örgüt tarafından katledilen öğretmenler Ergin Komut ve Abdurrahman Özbağrıaçık’ın olayını da anlattığı, sözkonusu olayla ilgili evrakın Van DGM C. Başsavcılığının 1997/948 hazırlık numarası ile faillerinin belli olmaması nedeniyle daimi arama sürecinde olduğu, kitabın incelenmesinde örgüt mensuplarının olay tarihinde Yolalan Sağlık Ocağına geldikleri, sağlık ocağından bir miktar ilaç alıp gidecekleri sırada ocak personeli olan Dr. Turhan Topoğlu ile hizmetli Celalettin T.’ın örgüt mensuplarına Yolalan Köyünde öğretmenlerin olduğunu söyleyerek, oraya gitmeleri konusunda örgüt mensuplarını yönlendirdikleri, sanık Celalettin T.’ın üzerinde herhangi bir baskı olmaksızın örgüt mensuplarını alarak öğretmenlerin kapısına gittiği, kapıyı çalarak kendisini tanıttığı ve kapının açılmasını sağlayarak örgüt mensuplarının içeri girmesine yardımcı olduğu, örgüt mensuplarının daha sonra sözkonusu öğretmenleri katlettiği, Dr. Turhan Topoğlu ve hizmetli Celalettin T.’a dokunmayarak oradan ayrıldıkları, itirafçı Sami Demirkıran’ın anlatımlarından tespit edilmiş, konu ile ilgili Van DGM Cumhuriyet Başsavcısı ile telefon irtibatı kurulmuş, DGM C. Başsavcısının tahkikatın başlaması konusunda talimatı üzerine hazırlık tahkikatına başlanılmış olmakla iş bu tutanak birlikte imza altına alındı” şeklindeki tutanakla yeniden canlandırılmış ve sanık Celalettin hakkında ilk kez bu tarihte soruşturma başlatılmıştır.

Başlatılan soruşturma nedeniyle, 17.04.2002 tarihinde sanığın evinde yapılan aramada herhangi bir suç unsuruna rastlanmamıştır.

Soruşturma tarihine kadar terör örgütü ile bağlantısı olduğuna dair herhangi bir delil elde edilemeyen 05.08.1968 doğumlu sanığın, basit kasten yaralama ve saldırgan sarhoşluk suçlarından 1991, 1992 ve 1993 yıllarına ait ertelenmiş para cezasından ibaret sabıka kayıtları bulunmaktadır.

Olaydan hemen sonra, 27.10.1993 tarihinde ifadesine başvurulan maktul eşlerinden Zeyniye Özbağrıaçık ve Ersin Komut, akşamüzeri saat 19.30 sıralarında kapılarının sanık Celalettin tarafından çalındığını ve kapıyı açmakta duraksama yaşayan eşlerinin Celalettin’in ısrarlı ve güven telkin edici sözleri üzerine kapıyı açtıklarını ifade ederlerken, bu ifadelerinde Celalettin’den kuşkulandıklarını ortaya koyan herhangi bir iddiada bulunmamışlar, hatta eşlerinin teröristlerce lojmanın arka tarafına götürüldüğü sırada, Celalettin ile Doktor Turhan’ın da kendileriyle birlikte dereye doğru kaçtıklarını ve derede bir süre beraber gizlendiklerini söylemişlerdir. İtirafçı Sami Demirkıran’ın kitabının yayınlanmasından sonra açılan soruşturma sırasında ise, Zeyniye Özbağrıaçık, Alanya Ağır Ceza Mahkemesinde talimatla alınan 21.08.2003 tarihli beyanında, önceki söylediklerini de tekrar ettikten sonra; “olay öncesinde sanık Celalettin T. köyde öğretmenlerin olduğunu söyleyerek,  teröristleri lojmanlara getirdi ve kapıyı çalarak onun olduğunu anlamamız üzerine kapıyı açmamızı sağladı. Eğer teröristlere yardım ve yataklık yapmasaydı biz daha önce de yaptığımız gibi üç kat perdelerimizi çektiğimiz için dışarıya ışık sızmıyordu. Kapı çalındığında içeriden ses çıkarmayıp kapıyı da açmadığımız için kendimizi bu şekilde korurduk. Ancak sanık Celalettin kapıyı açmamızı sağlayarak ve ayrıca teröristleri lojmana getirerek eşlerimizin öldürülmesine neden olmuştur” demek suretiyle, sanık hakkındaki kuşkularını açıkça dile getirmiştir.

Yine, 27.10.2003 tarihinde kollukça ifadesine başvurulan görgü tanığı Dr. Turhan Topoğlu, aynı lojmanda oturduğu ve aynı kurumda çalıştığı Celalettin T.’ı suçlayıcı bir beyanda bulunmayarak ifadesinde “Personelimiz olan Celalettin T. ile beraber sağlık ocağının lojmanında oturuyorduk. Saat 18.30 sıralarında kapı çalındı, ikimiz de kapıya gittik. Celalettin T. kapıyı açtı. Terörist olduğunu anladığım 2 kişi girdi ve sakin olun dedi. Nereli olduğumuzu sordular, söyledik. Kimliklerimizi isteyip kontrol ettiler ve iade ettiler. Evdeki eşyaları dışarı çıkarmamızı söylediler. Ben eşyaları çıkartırken Celalettin T.’a ellerindeki uzun namlulu silahları dayayarak yürü dediler ve yanlarında götürdüler. Ben yalnız kaldım. Daha önce sağlık ocağının kapısını açtırmışlardı ve ilaçları toplamışlardı. Kısa bir süre sonra Celalettin T. yanıma geldi. Ona ne yapacağımızı sordum. Teröristler ona beklememizi söylemişler. Ancak biz kaçmayı düşünüp yürürken öğretmenlerin eşleri ve çocukları yola doğru kaçıyorlardı. Biz de onlara doğru koştuk. Çocukları kucaklarımıza alarak kaçmaya başladık. Derenin karşısındaki çalılıkların içine girdik. Bu esnada silah sesleri duyuyorduk. Alevler de yükselmişti…” demekle yetinmiş ve sabah jandarmaya haber vermekte çektikleri güçlüklerden bahsetmiştir. Sanık Celalettin hakkında soruşturma açılması üzerine, 2002 yılında Manisa Ağır Ceza Mahkemesine verdiği ifadede ise, aynı şeyleri tekrar etmekle birlikte, sağlık ocağındaki telefonların olaydan önce kesilmiş olduğunu, sanki planlı bir durumun bulunduğunu, kendisinin teröristlere hitaben “Heval neden tek bize geldiniz burada öğretmenlerde var şeklinde bir söz söylemediğini” ifade ederken, Celalettin’in de böyle bir söz söylediğinden bahsetmemiştir.

Sanık Celalettin ise, gerek olaydan hemen sonra verdiği ifadede, gerekse hakkında soruşturma başlatıldıktan sonra 2002 yılı içerisinde yaptığı savunmalarda; Dr. Turhan Topoğlu ile birlikte oturdukları sağlık ocağı lojmanlarına akşamüzeri gelen silahlı teröristlerin kendilerine kötü davrandıklarını, kimliklerini istediklerini, kendisinin Bitlis’li, doktorun ise Bingöl’lü olması nedeniyle kendilerini öldürmediklerini, daha sonra kendisini öğretmen lojmanlarının olduğu yere götürdüklerini, mecburen onların istediklerini yapmak zorunda kaldığını ve kapıyı çalıp seslenmek suretiyle öğretmenlere kapılarını açtırdığını, daha sonra ise sağlık ocağı lojmanına döndüğünü, öğretmen lojmanlarından çıkan kadınlar ve çocuklarının dereye doğru kaçtıklarını görmesi üzerine de, doktorla birlikte onlara eşlik ettiklerini ve oradan kaçtıklarını söylerken, hem “burada öğretmenler de var niçin tek bize geldiniz” sözünü söylediğini hiçbir aşamada kabul etmemiş, hem de öğretmen lojmanlarına giderek kapıyı çalması eylemini teröristlerin zorlamasıyla gerçekleştirdiğini beyan etmiştir.

Dolayısıyla, mahkûmiyet kararı verilirken, özellikle Redür (K) Sami Demirkıran’ın 1996 yılında basılan “PKK ile 3,5 yıl Ürperten İtiraflar” isimli kitabındaki anlatımlara ve bu kitabın yazarının ifadelerine dayanıldığı belirlenen somut olayda, sanık Celalettin hakkındaki suçlama­nın esasını; kendi evine gelen teröristleri öğretmen lojmanına yönlendirmesi ve öğretmen lojmanlarını kapılarını, maktullere güven telkin ederek açtırması oluşturmaktadır.

Tüm tanıkların birbirini destekleyen ifadeleri ile sanık savunmasından, sanığın öğretmen lojmanlarının kapılarını maktullere güven telkin ederek açtırdığı açıkça anlaşılmakta olup sorun, sanığın bu eylemi kendi hür iradesiyle mi, yoksa teröristlerin zorlamasıyla yaptığı noktasında toplanmaktadır.

Sanığın, kendi lojmanına gelen teröristleri öğretmen lojmanlarına yönlendirdiği yönünde ise, itirafçı Sami Demirkıran’ın 1996 yılında yazmış olduğu kitaptaki anlatım ve bu anlatımı destekleyici nitelikteki ifadeleri dışında herhangi bir delil bulunmamaktadır.

Şu halde, diğer delillerde çözümlenemeyen bu hususların açıklığa kavuşturulabilmesi açısından, anılan kitaptaki anlatımın delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususu­nun açıklığa kavuşturulması ile, itirafçı Sami Demirkıran’ın kim olduğunun bilinmesi ve yazdığı kitapla birlikte ifadelerinin de incelenmesi zorunluluk arz etmektedir:

Taraflar bakımından “ispat”, hakim bakımından “sabit görme”, maddi husus bakımından ise “sübut” denilen faaliyetler için kullanılan vasıtalara “ispat vasıtası”, “sübut vasıtası” veya kısaca “delil” denilmektedir. Geçmişte ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeye mecbur olan hakim, bunun için bugünden yararlanmalı ve dünü bugüne dayanarak öğrenmelidir. Bugünden kastedilen ise, bugün mevcut olan ve müşahade edilebilen şey, başka bir deyişle “delil”dir. Maddi gerçeği arayan ceza muhakemesinde “delil serbestliği ilkesi” (vicdani delil sistemi) kabul edilmiştir. Her şeyin her şeyle ispatlanabilmesi şeklinde de tanımlanan bu ilkeye göre, akla uygun (rasyonel), olayla ilgili (temsil edici) ve hukuka uygun elde edilmiş olmak kaydıyla, yargılama konusu olayla ilgili olarak hakimin vicdani kanaatinin oluşumuna elverişli her şey delil olabilecek, diğer ifadeyle, ceza muhakemesinde nelerin delil olabileceği ve delil diye ortaya konulanların delil olabilme (ispat) değeri hakim tarafından serbestçe takdir ve tayin edilebilecektir. Bu husus 5271 sayılı CYY’nın 217. maddesinde; “(1)… deliller hakimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Vicdani delil sistemi tabiri ile ifade edilmek istenen, hem delil serbestliği, hem de delillerin değerlendirilmesi serbestliğidir. (Prof. Dr. Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. bası, 1986, s. 540 vd; Kunter, Yenisey, Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 14. bası, s. 592 vd; Prof. Dr. Bahri Öztürk, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. bası, Ankara-1995, s.303; Prof. Dr. Eralp Özgen, Askeri Yargıtay’ın Delil ve Savunma Hakkı Konularına Bakışı, Askeri Adalet Dergisi, Mayıs-1994, s.19; Seydi Kaymaz, Uygulamada ve Teoride Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı (Yasak) Deliller, 1997, s.15)

Dolayısıyla, itirafçı Sami Demirkıran tarafından yazılarak, 1996 yılında basıldığı anlaşılan “PKK ile 3,5 yıl Ürperten İtiraflar” isimli kitaptaki akla uygun, olayla ilgili ve hukuka aykırı olarak elde edilmediği saptanan anlatımlarının delil olarak değerlendirilmesine ve sübutun tek başına veya başka delillerle birlikte bu delile dayandırılmak suretiyle ortaya konulmasına herhangi bir engel bulunmamaktadır. Atılı suçun ağırlığı da bu sonucu değiştirmeyecektir.

Keza, bu kitabın Sami Demirkıran hakkındaki hükmün kesinleşmesinden sonra ve bu kişinin hukuki durumunu etkilemeyecek bir zamanda/ortamda yazılmış olması nedeniyle, kitabın yazıldığı tarih itibarıyla sanığı ismen dahi tanımayan yazarın, sanığa suç isnad etmesi için herhangi bir neden de bulunmamaktadır.   

Sami Demirkıran, 13 Temmuz 1992 ile 22 Eylül 1994 tarihleri arasında PKK terör örgütü içerisinde Redür kod adı ile yer almış, bu tarihte ise teslim olarak itiraflarda bulunmuştur. Yapılan yargılaması sonunda Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 12.07.1995 gün ve 666-362 sayılı kararı ile 765 sayılı TCY’nın 125, 55/1, 59 ve 3853 sayılı Yasanın 1. maddeleri uyarınca 2 yıl 4 ay 17 gün ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş ve temyiz edilmeyen bu hüküm 19.07.1995 tarihinde kesinleşmiştir.

1996 yılında yayınlanan “PKK ile 3,5 yıl Ürperten İtiraflar” kitabı ile daimi aramaya alınmış olan soruşturmanın tekrar başlatılmasına ve Celalettin T. hakkında da soruşturma yapılmasına neden olan bu şahıs, teslim olduktan sonra 19.10.1994 tarihinde Hizan İlçe Jandarma Komutanlığında vermiş olduğu ilk ifadesinde; “(1993 yılı içerisinde Yolalan köyünün basılması ve üç öğretmen ve bir çocuğun öldürülmesi olayı hakkında bilgi vermesi ile ilgili soru üzerine) Kod adım Redür’dür. Ben erzak temini için göreve gönderildim, biz ayrıldıktan sonra ana gruba bir talimat gelmesi ile Yolalan Köyüne inerek köyde öğretmen olup olmadığını araştırırken köyde bulunan iki doktora rastlayıp kimlik kontrolü yapmışlar. Doktorlardan birisi Bitlis İlinden, diğeri Bingöl İlinden imiş. Daha sonra bu şahıslar bırakılarak köyde öğretmen yok diye geri dönüleceği esnada Bingöl’lü olan doktor köyde öğretmenlerin de olduğunu, evlerini gösterebileceğini söyleyerek, Honrej (K)’in grubunu yanına alarak öğretmenlerin evine götürmüş, daha sonra da Honrej (K) iki öğretmeni dışarı çıkartarak öldürmüştür” demek suretiyle, kendisini olayın dışında tutan bir anlatımı tercih etmekle birlikte, dikkat çekici biçimde, “teröristlerin köyde öğretmen yok diye döneceği sırada, Bingöl’lü olan doktorun köyde öğretmen bulunduğunu söyleyerek, yerlerini gösterdiği” vurgusunu yapmış, kendisiyle ilgili olarak yapılan soruşturma ve kovuşturma sırasındaki diğer savunmalarında ise aleyhine düzenlenen iddianamede yer almayan bu olaydan bir daha bahsetmemiştir.

Buna karşılık, 1996 yılında yayınlanan ve itirafçı Sami Demirkıran’ın PKK terör örgütü içerisinde bulunduğu 3,5 yılda katıldığı veya tanık olduğu olayları anlatan “PKK ile 3,5 yıl Ürperten İtiraflar” isimli kitabın 88. sayfasından itibaren, somut olayı ilgilendiren Yolalan Köyü’ndeki öğretmen katliamından bahsedilmektedir.

İncelenen kitabın;

90. sayfasında, yasadışı PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan tarafından bölgede kendilerinden izinsiz çalışan T.C kimlikli herkesin, özellikle de öğretmenlerin öldürülmesi yönünde talimat verildiği,

91. sayfasında, bu emir doğrultusunda planlanan eylemlerin gerçekleştirilmesi için gruplar oluşturulduğu,

92. sayfasında, Honrej (K) komutasındaki 7 kişilik grubun, öğretmenlere yönelik eylemde bulunmak için Yolalan Köyü’ne indikleri, bunların arasında Redür (K) Sami Demirkıran’ın da bulunduğu, eylem sivilleri hedef aldığı için daha önceden keşif yapılmadığı, yola çıkılırken okulun yerinin dahi bilinmediği, köye girilirken Abdulkerim isimli bir köylü ile karşılaşıldığı,

93. sayfasında, köylünün konuşma sırasında köyde bir sağlık ocağı olduğundan bahsettiği, teröristlerin de köylüden kendilerini sağlık ocağına götürmesini istedikleri ve köylü­nün kendilerini sağlık ocağına götürdüğü,

95. sayfasında, teröristlerin sağlık ocağı lojmanının kapısını kendilerini hasta diye tanıtmak suretiyle açtırdıktan sonra, silahlarını göstererek içeri girdikleri, lojmanda bulunan doktor ve hizmetliyi (kitapta her ikisinden de doktor diye bahsediliyor) “Burada çalışmanın yasak olduğunu bilmiyor musunuz” şeklinde tehdit ettikleri, bu tehditten etkilenen doktor ve hizmetlinin ise “affedilme karşılığında, hemen oradan ayrılmayı” kabul ettikleri,

96 ve 97. sayfalarında, kimliklerine bakıldığında, “Bitlis’li” ve “Bingöl’lü” olan doktor ve hizmetlinin “Kürt” kökenli olduklarının anlaşılması üzerine, aralarında bunlara ne yapmaları gerektiğini konuştukları, bunları öldürürlerse bölge halkının tepkisiyle karşılaşacakları şeklinde bir değerlendirmede bulundukları, bunların eşyalarına, müzik setlerine, paralarına el konulduğu, diğer eşyaların dağıtıldığı,

98. sayfada, doktor ve hizmetliye, “…Bu seferlik sizi affediyoruz ve buradan hemen şimdi gitmenizi istiyoruz. Gittikten sonra hiç beklemeden istifa edin. Aksi takdirde bir daha ki sefer bu kadar yumuşak olmayız” denildikten sonra, teröristlerin doktor ve hizmetlinin üzerindeki son eşyaları da alarak oradan ayrılmak üzere harekete geçtikleri,

99. sayfada, teröristlerin “Hadi artık gidelim” diyerek tam yola çıkacakları esnada, Bingöl’lü doktorun (Bingöl’lü doktor olarak ifade edilen bu kişi sanık Celalettin T.’tır), “Heval neden tek bize geldiniz…Burada öğretmenler de var” dediği, bu sözü duyması üzerine bu kişinin üzerine yürüyen grup başkanı Honrej (K)’in Celalettin’i “niye şimdiye kadar söylemedin” diyerek tartaklamaya ve ona küfretmeye başladığı, silahına sarılarak iki kişiyi de öldürmeye kalkıştığı, daha sonra da öğretmenlerin kaldığı yerin gösterilmesini istediği,

100. ve 101. sayfalarda, Honrej’in talimatıyla, Sami Demirkıran’ın ve yanındaki iki teröristin Bingöl’lü doktoru (sanık Celalettin’i) alarak öğretmen lojmanlarına gittiğini, lojman kapısının önüne gelindiğinde Sami Demirkıran’ın tarifi üzerine, Celalettin’in kapı zilini çaldığı, kapının arkasına gelen kadının kimsiniz diye seslenmesinin ardından, yine Celalettin’in kendisini tanıtarak, “Açar mısınız, hocamla işimiz var” dediği, daha sonra da öğretmenin gelerek kapıyı açtığı ve teröristlerin içeriye girdikleri,

102. ve 103 sayfalarda, o sırada Honrej’in de diğer öğretmenle birlikte o lojmana geldiği, lojmandaki eşyaları dışarı çıkardıkları, kimi öldürüp kimi öldürmeyeceklerini tartıştıkları,

104. sayfada, öğretmenlerin öldürüldüğü, Sami Demirkıran’ın bu duruma çok üzüldüğü,

105. sayfada ise, lojmanların ateşe verildiği,

Anlatılmaktadır.

Aynı anlatım, Sami Demirkıran’ın 14.09.1996 tarihli Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan ropörtajında da yer almaktadır.

İtirafçı Sami Demirkıran’ın, kitabın yayınlanmasından sonra sanık Celalettin T. hakkında açılan soruşturma sırasında da tanık olarak ifadesine başvurulmuştur. Tanık, Cumhuriyet savcısı tarafından alınan 07.03.2002 tarihli ifadesinde; “…Bana sormuş olduğunuz 25.10.1993 günü Bitlis Merkez Yolalan Köyünde öğretmenlerin şehit edilmesi olayına ben de katıldım. Ben yasadışı PKK terör örgütü içerisinde faaliyet gösterdiğim yıllarda katıldığım eylemlerle ilgili olarak bir kitap yazdım. Kitabımın adı ‘PKK ile Üç buçuk yıl Ürperten İtiraflar’dır. Bu kitaptan bir nüshasını da size ibraz ediyorum. Bana sormuş olduğunuz Yolalan Köyündeki eylem ile ilgili olarak kitabımın 88 ile 117. sayfaları arasında ayrıntılı açıklamalar yaptım bu açıklamaları aynen tekrar ederim. Olay şu şekilde meydana gelmişti. Ben o tarihlerde yasadışı PKK terör örgütü içerisinde Bitlis-Tatvan bölgesinde faaliyet gösteriyordum. Bölük komutanımız Karker (K) idi. Ben Karker (K)’in açık kimliğini bilmiyorum. Yasadışı PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın ‘Üzerinde Türk kimliği olanları öldürün’ talimatı üzerine, Karker (K) Yolalan Köyündeki eylemi yapma kararı aldı. Eylemi yapma gerekçesi olarak da orada çalışan öğretmen ve doktorların daha önceden çalışmamaları için uyarıldığını, doktor ve öğretmenlerin halen çalışmaya devam ettiklerini bu nedenle eylem yapılacağını açıkladı. Karker (K) grubu ikiye ayırdı. Fidel (K)’in bir grubu oldu, diğer grup ise Hunrej (K)’in grubu idi. Ben Hunrej’in grubunda yer aldım. Ben Fidel (K)’in açık kimliğini bilmiyorum. Ancak Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılandığını duydum. 1995 yılında yakalanmış ya da teslim olmuş olabilir. Hunrej (K) ise Şirvan’da 1994 yılında mayına basarak öldü. Fidel (K)’in grubu üç kişiden oluşuyordu. Diğer şahısların kod isimlerini şu anda hatırlamıyorum. Benim içinde bulunduğum Hunrej’in grubunda ise 5–6 kişi vardı. Ben şu anda kendi grubumda bulunanların açık kimlik ve kod isimlerini hatırlamıyorum. Ancak kitabımda birtakım kod isimlerden bahsedilmektedir. Bu kod isimleri doğrudur. Ancak hiçbirinin açık kimliğini bilmiyorum. 25.10.1993 günü hava karardıktan sonra Hunrej’in grubu ile birlikte Yolalan Köyüne gittik. Fidel (K) kendi grubu ile Yolalan Köyüne gitti. Biz sağlık ocağı lojmanına gittik. Orada bulunan doktor olduğunu bildiğimiz iki kişiyi dışarı çıkardık. Kimliklerine baktık birinin Bingöl’lü, birinin Bitlis’li olduğunu öğrendik. Hunrej ikisini de hırpalamaya başladı. Bu esnada doktorlardan birisi ‘burada sadece biz mi varız, öğretmenler de var’ şeklinde bir beyanda bulundu. Bunun üzerine Hunrej (K) yanına doktorları da alarak, öğretmen lojmanlarına doğru yöneldi. Ben kapıyı doktorlara açtırdıklarını biliyorum. Ancak o esnada orada değildim. Sağlık ocağı lojmanlarının oradaydım. Bu nedenle kapıyı açtırdıklarında yanlarında değildim. Öğretmen lojmanlarının kapısı açılmıştı. Kapı açıldıktan sonra biz öğretmen lojmanlarının oraya gittik. Ben orada propaganda faaliyetinde bulundum. Benim propaganda faaliyetinde bulunduğum esnada iki öğretmen ve eşleri vardı. Ben bir çocuğun da uyuyor olduğunu hatırlıyorum, eylemin sonuna doğru o da uyanıp dışarı çıktı. Ben doktorlar öldürülmeyince burada da kimse öldürülmez diye propaganda faaliyetinde bulundum. O esnada Hunrej (K) hepsinin öldürülmesi talimatını verdi. Ben de kadınların ve çocuğun öldürülmesine karşı çıktım, Hunrej (K) ile tartıştık. O da bana ‘burada komutan benim, benim dediğim olur’ dedi. Ben cezama razıyım kadınların ve çocukların öldürülmesine karşıyım. Daha sonra kadın ve çocuğun öldürülmemesi kabul edildi. Onları diğer bir militan, eşlerinin öldürülmesini göremeyeceği bir yere götürdü. Ben de öldürülme eylemi gerçekleşmeden olay yerinden uzaklaştım, bildiğim kadarı ile iki öğretmeni Hunrej (K) kendisi öldürdü. Zaten bana kendisi de öldüreceğini söylüyordu. Ben ayrıldıktan biraz sonra silah sesi geldi öğretmenlerin öldürüldüğünü anladım, daha sonra grup arkamdan gelerek bana yetişti” derken, DGM. C. Savcılığınca yaptırılan 15.07.2002 tarihli fotoğraf teşhisinde; Van Devlet Güvenlik Mahkemesi C.Başsavcılığı’nın 26.06.2002 tarih ve 1997/1464 Hazırlık sayılı talimat yazısı ile evrak arasında yer alan iki adet fotoğrafın tanığa gösterilerek sorulması sonrasında; ben daha önce Van DGM. C.Başsavcılığında ifade vermiştim, bu ifademin içeriğini aynen tekrarlarım. Talimat yazısında belirtilen tarihte örgüt üyesiydim. Eylem amacıyla Yolalan Köyüne gidilmişti, aradan uzunca bir süre geçti, ayrıca olay yeri de karanlıktı, ancak bunlara rağmen olay sırasında ‘Heval niye tek bize geldiniz, burada öğretmenler de var’ sözünü söyleyen kişi hatırladığım kadarıyla şudur diyerek fotoğraflardan takım elbiseli kişiyi teşhis etti, fotoğrafın arkası çevrildiğinde bu fotoğrafın arkasında ‘Celalettin Toptaş’ adının yazılı olduğu görüldü. Tanıktan yeniden soruldu: Ben bu kişinin ismini bilmiyorum ancak olaydan sonra bu adı duymuştum, diğer fotoğraftaki şahıs talimatta belirtilen sözleri söylemedi, bu sözler Celalettin Toptaş’ın ağzından çıktı, ifadem bundan ibarettir” şeklinde beyanda bulunmuştur. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine verdiği 12.08.2004 tarihli beyanında ise; Olay tarihinde yasadışı PKK örgütünde bulunuyordum ve üyesi idim, soruların sonucunda hatırladım, benim de içinde bulunduğum yasadışı PKK örgütüne ait hatırladığım kadarı ile 8-10 kişilik bir grup Bitlis civarında faaliyet gösteriyorduk ve olay günü Yolalan Köyüne hava karardıktan sonra geldik, sağlık ocağına gittik. Hunrej (K) adlı kişi bizi komuta ediyordu, sağlık ocağından bir doktor ile bir hizmetliyi dışarı çıkarttık. Hizmetli sonradan fotoğrafından teşhis ettiğim ve hatırladığım kadarı ile sanık Celalettin T. idi. Kimliklerini kontrol ettik. Hunrej kod örgütsel propaganda yaptı ayrıca fiziken dövdü, belki bir başka militan da dövmüş olabilir, aradan zaman geçti. Doktor ve hizmetlinin biri Bingöl’lü, biri Bitlis’li idi. Hunrej kod bunları öldürmeme kararı verdi, sebebi bunların Kürt kökenli olmaları idi. Sağlık ocağından tam ayrılacaktık ki, sanık Celalettin, yani hizmetli olan biraz da tartaklanıp dayak yemesinden ötürü olabilir ‘burada öğretmenler de var, niçin onlara gitmiyorsunuz’ dedi. Belki amacı dikkati kendi üzerlerinden dağıtmaktı. Ölüm korkusu ile böyle demiş olabilirdi. Bunun üzerine bu sözler bizim ilgimizi çekti, sağlık ocağı köye yakın bir yerde idi. Öğretmenler nerede oturuyor denildi. Belirttiğim şekilde hizmetli olan sanık Celalettin’den bize evleri göstermesi istenildi, o önde olmak üzere okul lojmanlarına gittik. Sırası ile sanık Celalettin kapıları çalarak güven telkin edip öğretmenlerin kapı açmalarını sağladı. Her iki öğretmen ailesini topladık, o sırada Celalettin işi bittiğinden gönderildi. Benim engellemeye çalışmama rağmen, daha sonra mayına basarak ölen Hunrej kod 2 öğretmeni silahla tarayarak öldürdü, hatta o gece bir başka köyde yine öğretmen ve aileleri öldürülmüştü. Türk kökenli diye öldürmüştü,  sonuçta o günkü sağlık ocağı hizmetlisi sanık Celalettin T.’ın eylemi anlattığım şekilde ve anlattığım şartlar içersindedir, söyleyeceklerim bundan ibarettir…” dedikten sonra, tanığa ekli 21.10.1994 tarihli Sulh Ceza Hakimliği ifadesi, aynı tarihli C.Savcılığı ifadesi, 19.10.1994 tarihli jandarma ifadesi, 07.03.2002 ve 15.07.2002 tarihli C.Savcılığı ifadeleri okunarak sorulduğunda, “bu ifadelerim doğrudur” demiştir.  

Öğretmenleri öldüren terörist grup içerisinde yer alması nedeniyle, sanık Celalettin’in yargılandığı olayla ilgili olarak tanık olarak ifadesine başvurulan Herekol (K) Halil Arslan, soruşturma sırasında, bu köye öğretmenleri öldürmek için gittiklerini ve öğretmenlerin öldürüldüğünü anlatırken, sanıktan ve sağlık ocağına uğradıklarından hiç bahsetmemiş, kovuşturma sırasında ise, olaya katıldığını da inkar etmiştir. Fidel (K) Servet Bargiran Çaçan ise; bu olayla ilgili olarak açıklayıcı bir bilgi vermemiştir. 

İlkeleri, Ceza Genel Kurulunun 10.12.1990/301-329; 10.06.1991/169-199; 10.02.1992/364-23 17.02.1998/11-35 gün ve sayılı kararlarında belirtildiği üzere;

TCY’nın 125. maddesinde “Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymaya veya Devletin istiklalini tenkise veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse.. cezalandırılır” hükmü yer almaktadır.

Maddede öngörülen “matuf fiil”

a) Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymaya,

b) Devletin istiklalini tenkise,

c) Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya,

Biçiminde sınırlamalı olarak sayılmış olup bu fiiller belli amaca yönelik ve sonucu oluşturmaya elverişli icra hareketleridir.

Bir tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, yukarıda açıklanan belli amaca yönelik ve sonucu oluşturmaya elverişli icra hareketlerinin işlenmiş olması halinde oluşur. Suçun gerçekleşmesi için neticenin gerçekleşmesi aranmaz, esasen netice gerçekleşmişse, artık o fiili cezalandırma olanağı ortadan kalkar. Bu nedenledir ki, yasada belirtilen “ağır zarar sonucunu doğurabilecek nitelik ve nicelikteki icra fiillerine başlandığında, suçun tamamlanmış hali için öngörülen ceza icra hareketlerinde de uygulanır. Ancak, eylemin amaca yönelik sonucu elde etmeye uygun, elverişli olması ve elverişli araçlarla icra hareketlerine başlanmış bulunması hususlarının belirginleştirilmesi gerekir.

Eylemin, “sonucu elde etmeye” elverişli olup olmadığının, soyut ve genel belirleme dışında, eylemin işlenme şekli, zamanı, toplumda husule getirdiği etki, örgütsel bağlılık, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü ile toplum üzerindeki etkinliği ve diğer somut özellikleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle, “amaç suç” niteliğinde bulunan 765 sayılı TCY’nın 125. maddesindeki suçu işlemek amacı doğrultusunda olmakla beraber, bu sonuca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler maddedeki suçu oluşturmazlar.

Bu haliyle, 765 sayılı TCY’nın 125. maddesi kapsamında “amaç suça” yönelik “matuf fiilin” işlenmesi halinde eylemin tamamlanmış suçun cezası ile cezalandırmak gerekeceğinden, bu suça kalkışma olanaklı bulunmamaktadır.

Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız ayrı bir devlet kurmak ve bu amaca ulaşmak için silahlı eylemlere girişen yasadışı PKK terör örgütünün silahlı militanları olduğu saptanan 7 kişilik grubun, olay günü örgüt elebaşısı Abdullah Öcalan’ın telsizle verdiği “bölgedeki bütün T.C. vatandaşlarını” öldürün emrini yerine getirme kapsamında, Bitlis İli, Yolalan Köyü’nde bulunan öğretmenleri öldürmek üzere bu köye geldiklerinde, okulun yerini bilmediklerinden ilk olarak sağlık ocağı lojmanına uğradıkları, doktor ve hizmetliye yara bere oluşturmayacak tarzda şiddet ve tehdit uyguladıktan sonra, Bingöl’lü doktor Turhan Topoğlu ile Bitlis’li hizmetli Celalettin T.’ın “Kürt kökenli” olduğunun anlaşılması üzerine onları öldürmemeye karar verip sadece bazı eşyalarını almakla yetindikleri, doktor ve hizmetliye de kitabın 98. sayfasında yer aldığı şekliyle, “…Bu seferlik sizi affediyoruz ve buradan hemen şimdi gitmenizi istiyoruz. Gittikten sonra hiç beklemeden istifa edin. Aksi takdirde bir daha ki sefer bu kadar yumuşak olmayız”  şeklindeki hitaptan sonra, “Hadi artık gidelim” diyerek, sanık ve doktor üzerindeki tasarruflarına son verdikleri ve oradan ayrılacakları sırada üzerinde herhangi bir baskı bulunmayan sanık Celalettin T.’ın “Heval neden tek bize geldiniz…Burada öğretmenler de var” diyerek, “Kürt kökenli olmadıkları için öldürüleceklerini kesin olarak bildiği” öğretmenleri hedef gösterdiği, bununla da kalmayarak, teröristlerin öğretmenlerinin evinin gösterilmesi ve kapılarının açtırılması yönündeki isteklerini itirazsız olarak kabul ederek bu bağlamda, evlerinden dışarıya ışık sızmaması için pencereye birkaç kat örtü çekmek dahil bir kısım tedbirler almış olan ve kapı çalındığında açmak istemeyen maktûllere güven telkin ederek kapının açılmasını sağladığı ve böylece terörist grup tarafından planlanan eylemin gerçekleştirilmesi yolunda onlarla birlikte hareket ettiği, başta bu olaya katılan Sami Demirkıran’ın olaydan yaklaşık 2,5 yıl sonra yazdığı “PKK ile 3,5 yıl Ürperten İtiraflar” isimli kitabın 89 ila 117. sayfalarında yer alan açıklamaları olmak üzere, bu açıklamaları doğrulayan aşamalardaki ifadeleri ve sanıkla, maktûllerin eşleri Zeyniye ve Ersin’in kapıyı sanığın açtırdığı yönündeki beyanlarından açıkça anlaşılan somut olayda; yasadışı PKK terör örgütü mensuplarının terör örgütü elebaşısının talimatları doğrultusunda örgüte bölgede etkinlik kazandırmak ve bölgede görev yapan devlet memurlarına göz dağı vererek çalışmalarını engellemek suretiyle de devletin otoritesini yok etmek amacıyla iki öğretmeni öldürerek gerçekleştirdikleri matuf eyleme, üzerindeki baskının kalktığı sırada kendi hür iradesiyle köyde öğretmenler olduğunu söylemek, öğretmenlerin oturdukları evleri göstermek ve güven telkin ederek maktûllerin evlerinin kapılarını açmalarını sağlamak şeklinde katılan sanığın eyleminin, 765 sayılı TCY’nın 125. maddesindeki suçu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir.

Sanığın, diğer terör örgütü mensupları ile birlikte, örgütsel bağlılık ve ülke genelindeki organik bütünlük içerisinde toplumda etkin yankılar doğuracak biçimde gerçekleştirdiği bu ey­lem, Devletin topraklarından bir kısmını Devlet idaresinden ayırma amacına matuf fiil niteli­ğinde olduğundan, Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairenin duraksamasız kararlarında da açık­landığı üzere, hakkında 765 sayılı TCY’nın 65/3. maddesinin uygulama alanı bulunmamaktadır.

Ayrıca, sanığa atılı eylem açıklanan nedenlerle 5237 sayılı TCY’nın 302. maddesinde suçu da oluşturmakta ise de; 302. maddenin 2. fıkrası uyarınca, bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrı bu suçlardan dolayı da ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunması gerekeceğinden, 765 sayılı TCY’ndaki düzenlemenin, 5237 sayılı TCY’ndaki düzenlemeden daha lehe olduğunun kabulü gerekmiştir.

Bu itibarla, Özel Daire onama kararı yerinde görüldüğünden, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine ve dosyanın yerel mahkemeye gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyelerinden M. Metin Kaya;

“Yasadışı PKK terör örgütü ele başı Abdullah Öcalan’ın Garzan Eyalet Komutanlığına verdiği,  “bölgenizdeki bütün Türkleri öldürün”  telsiz talimatı üzerine, PKK terör örgütü mensuplarının Bitlis İli merkez Yolalan Köyünde eylem yapmaya karar verdiği.

Olay günü geceleyin, Yolalan Sağlık Ocağı’nın kapısını çaldıkları, sanık Celalettin T.’ın kapıyı açtığı, örgüt mensuplarının içeri girip, kimliklere baktıktan sonra, Dr. Turhan Topoğlu’nun Bingöl’lü, hizmetli Celalettin T.’ın ise Bitlis’li olduğunu öğrenince, ‘bu seferlik sizi affediyoruz ve hemen buradan gitmenizi istiyoruz. Gittikten sonra hemen istifa edin. Aksi takdirde bir daha ki sefer bu kadar yumuşak olmayız’ dedikleri.

Örgüt mensuplarının, sağlık ocağından ilaç ve tıbbi malzeme alıp ayrılacakları sırada, üzerine uzun namlulu silahlar çevrili olan sanık Celalettin’in,  burada öğretmenler de var niçin onlara gitmiyorsunuz? Şeklinde iradesi dışında bir cümle sarf ettiği.

Bunun üzerine teröristlerin, uzun namlulu silahlarıyla, Sanık Celalettin’i dışarı çıkarıp öğretmen lojmanlarına götürdükleri, silah tehdidi altında, maktulleri tanıyan sanık Celalettin’i kullanarak,  lojmanın kapısını açtırdıkları, görevi biten sanık Celalettin’i olay yerinden uzaklaştırdıkları, içeride bulunan her iki maktul öğretmeni evden alıp dışarı çıkardıktan sonra, lojmanın arkasına götürüp ateş ederek orada öldürdükleri, dosya içeriği ve tanık beyanlarından anlaşılmıştır.   

Terör suçlarında, olaya fer’i fail olarak katılanlar, normal suçlar gibi asli faillerden daha az ceza ile cezalandırılmamakta, asli faile eşit bir ceza ile cezalandırılmaktadır. 

765 sayılı Ceza Kanunumuzun, 64 ve 65. maddelerinde belirtildiği gibi, tek bir kişi tarafından işlenebilen bir suçun, birden fazla kişilerce önceden veya olay sırasında işbirliği yapılarak gerçekleştirilmesi halinde tüm failler hakkında iştirak kuralları uygulanmaktadır.

765 sayılı Ceza Kanunun bu iştirak kuralı,

1- Asli iştirak,

2- Fer’i iştirak, olarak iki bölüme ayrılmaktadır.

Ancak, terör suçlarında, eyleme katılan sanığın, rolü ne olursa olsun, alacakları ceza eşit kabul edilip, feri failler ile asli failler arasında bir ayırım yapılmamaktadır. Devletin birliği ve bütünlüğü amaç suç olarak dikkate alınarak, tüm failler asli fail kabul edilip aynı ceza ile cezalandırılmaktadır.

Normal iştirak kurallarının uygulanmasında ise asli iştirakte, sanıklara fazla ceza uygulandığı halde, feri iştirakte daha az ceza uygulanmaktadır. Terör suçlarında ise, asli iştirak uygulanması ile fer’i iştirak arasında bir fark bulunmamaktadır.

Olayımızın sanığı olan Celalettin’in, sağlık ocağındaki görevi ve eylemdeki davranışları bir özellik arz etmektedir. Sanık Celalettin dağda terörist olmayıp, o esnada sağlık ocağı hizmetlisi olması nedeniyle, zorunlu olarak eyleme katılması nedeniyle, dışardan gönüllü bir vatandaş olarak, teröristlere asli iştirak veya fer’i iştirak olarak katılıp katılmadığı açısından olayın değerlendirilmesi gerekmektedir. 

1- Asli İştirak bölümü de iki kısma ayrılmaktadır.

a) Asli maddi iştirak: Burada, birkaç kişinin, bir cürümün icrasına hep birlikte iştirak ettikleri veya doğrudan doğruya beraber suçu işlemeleri halinde, bu eylemden dolayı tüm sanıklar asli fail olarak sorumludurlar. 765 sayılı TCY’nın 64/1.maddesi gereğince aynı ceza ile cezalandırılırlar.

Sanık Celalettin T.’ın, olayımızda silah alarak diğer faillerle birlikte cürümün icrasına iştirak ettiği veya onlarla beraber doğrudan doğruya, bilerek ve isteyerek, eyleme katıldığı, maktûlleri öldürdüğü konusunda hiçbir delil mevcut bulunmadığından asli maddi iştirak şartı bu olayda oluşmamıştır. Gönüllü bir vatandaş olarak, silah alarak eyleme katıldığı mevcut bulunmadığından, asli iştirak şartları mevcut değildir.  

b) Asli manevi iştirak: Eyleme bilfiil katılmayan, ancak başkalarını cürüm işlemeye azmettiren kişidir. Suçu işleyen asli faillerin, yani öldürme olayını gerçekleştiren sanıkların, aklından dahi geçirmediği bir suçu, onların beynine zikredip, para karşılığında veya fikren, onları ikna ederek, yeni bir suç işleme niyet ve kararını, onlara icra ettirmesidir. Böyle başkalarını cürüm işlemeye azmettiren kişiler de 765 sayılı TCY’nın 64/2. maddesi gereğince asli failler gibi aynı ceza ile cezalandırılmaktadır.

Olayımız kısmen bu fıkra ile kaynaşmaktadır. Sanıklar Celalettin ve Turhan’nın söz konusu sağlık ocağında hizmetli ve doktor olarak çalıştıkları, sanık Celalettin’in örgüt mensuplarına kapıyı açtığı, daha önceden tanışmadıkları, örgüt mensuplarının içeri girip, niye burada çalışıyorsunuz? Apo’nun mesajını, duymadınız mı? Buraları terk etmeniz istenmişti’ dedikten sonra Celalettin’in Bitlis’li Turhan’ın Bingöl’lü olduğunu öğrenince ‘bu seferlik sizi affediyoruz ve buradan hemen, şimdi gitmenizi istiyoruz. Gittikten sonra hiç beklemeden istifa edin. Aksi takdirde bir dahaki sefer bu kadar yumuşak olmayız’ demeleri üzerine, sanık ta, ‘neden, tek bize geldiniz, burada öğretmenlerde var’ şeklinde bir hatırlatma yapıp o köyde öğretmenler bulunduğunu örgüt mensuplarına hatırlatmışlardır.

Burada tartışılacak konu: Bu hatırlatma, öğretmenlerin öldürülmesi için midir, yoksa sanık, ‘öğretmenler bizim gibi devlet memuru, onlara karışmıyorsunuz da bize niye istifa et diyorsunuz, biz gidiyorsak onlar da gitsin’ mahiyetinde bir serzenişte mi bulunmuştur. 

Örgüt mensupları, olayın başından sonuna kadar, sanıklara istifa etmek, görevini terk etmek, sağlık ocağından ayrılıp gitmek konusunda tehditlerde bulunmuşlardır. Başka yere tayinini yapamadığı takdirde, memuriyetten istifa etmek zorunda kalacak olan sanık Celalettin, örgüt mensuplarına öğretmenleri hatırlatırken, öğretmenlerin öldürülmesini değil, onların da istifa etmeleri, görevlerini terk etmeleri, okuldan ayrılıp gitmeleri, gerektiğini hatırlatmak istemiştir.         

Maktullerin öldürülmesi fikri, sanık Celalettin’in aklından bile geçmemiştir. Olayın başından sonuna kadar, görevin terk edilmesi tartışılmaktadır. Sanık Celalettin lojmanı örgüt mensuplarına gösterirken aralarında, maktullerin öldürülmesi konusunda, bir anlaşma söz konusu değildir. Örgüt mensupları, Sanık Celalettin’den ayrıldıktan sonra, lojmanın arkasına giderek, bu öldürme fikrini sanık Celalettin dışında, kendi aralarında yeni ve ani bir kastla öldürmeyi gerçekleştir­mişlerdir. Ölümler gerçekleşinceye kadar sanık Celalettin maktullerin öldürüleceğinden habersizdir.

Sanık Celalettin, eyleme katılırken kendi iradesi ile hareket edememektedir. Örgüt mensupları tarafından yönetilmektedir. Dolayısıyla maktulleri öldürmek için, örgüt mensupları ile anlaşarak eylemin neticesini bilerek ve isteyerek azmettirdiği söylenemez.

2- Fer’i İştirak :

a- Suç işlemeye teşvik: Asli fail olan örgüt mensuplarının bilinç altında, önceden mevcut bulunan suç işleme kararlarını, sanık Celalettin’in de davranışları ile onları suça teşvik edip eylemi destekleyip, desteklemediği hususu,

b- Zorunlu Fer’i İştirak: Sanık Celalettin’in iştiraki olmaksızın bu eylemin icrası mümkün olup olmaması konusu,    

Tüm bu fer’i iştirak şartlarından hangisi yönünden bakılırsa bakılsın, hepsinde kast unsurunun bulunması gerekmektedir. Olayda aranan kast unsuru, suçun eylemi ve neticesini bilerek ve isteyerek işlenmesi iradesidir.

Örneğin, teröristler, öğretmenleri öldürmek için silahlarını, maktullere yönelterek ateş etmeleri ile, öldürme suçunu bilerek ve isteyerek doğrudan kastla suçu işlemişlerdir.

Sanık Celalettin’in de örgüt mensuplarını, öğretmenleri öldürmeye teşvik ederek, onlarla anlaşarak bu amaçla lojmanı göstermeye gittiği, konusunda hiçbir delil mevcut bulunma­maktadır.

Sanık Celalettin lojmanı göstermeseydi bu şekilde zorunlu iştiraki olmasaydı eylem gerçekleşmezdi, denilebilir. Ancak, örgüt mensupları ile anlaşarak, öğretmenlerin öldürülmesi için lojmanı göstermiş değildir.  Bu şekilde zorunlu iştirak şartında aranan kast unsuru ise oluşmamıştır.

Teröristlerin yanında, sanık değil, mağdur durumunda bulunan sanık Celalettin’in ‘burada öğretmenler de var’ şeklinde söz sarf etmesi dışında tüm davranışları iradesi dışında gerçekleşmiştir.

Sanık Celalettin’in ‘burada öğretmenler de var’ şeklinde söz sarf etmesi ile maktullerin öldürülmeleri arasında bir illiyet bağı bulunmamaktadır. Aynı şekilde, kendi iradesi ile sarf ettiği bu cümle sonucunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılması hukuk kurallarına uymamaktadır.  

Bu sözlerin öldürmeyi gerektirecek, bir neden ve sebebi bulunmadığı halde, tahminlere, tali nedenlere dayanılarak kastın varlığından bahsedilemez.

Tüm bu hususlar dikkate alınarak; şüpheden sanık yararlanır kuralı gereğince, itirazın kabulü ve sanığın beraatına karar verilmesi görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun görüşüne katılmamaktayım”  görüşüyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer 10 Genel Kurul üyesi ise, “sanığın, kendi hür iradesiyle hareket ettiği yönünde yeterli delil bulunmayan olayda; 7 kişilik silahlı teröristin baskı ve tehdidi altında iken, teröristlerin ilgisini başka tarafa çekmek amacıyla bazı sözler söylemek ve silah zoru ile maktullerin kapılarına gidip güven telkin etmek suretiyle kapıları açtırmaktan ibaret eyleminden sorumlu tutulamayacağı” gerekçesiyle,

İtirazın kabul edilmesi gerektiği yönünde karşıoy kullanmışlardır.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle,

1– Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

            2- Dosyanın, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 15.12.2009 günü yapılan birinci müzakerede gerekli çoğunluk sağlanamadığından, 22.12.2009 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

 

Reddedilen Yargıtay Kararı:

Y A R G I T A Y   K A R A R I

Kararı veren

Yargıtay Dairesi       : 9. Ceza Dairesi

Mahkemesi                : VAN 4. Ağır Ceza

Günü                          : 19.02.2007

Sayısı                          : 118-34

Davacı                         : K.H

Maktûller                  : 1-Ergin Komut       2-Abdurrahman Nafiz Özbağrıaçık

Sanık                          : Celalettin T.  

Sanık Celalettin T.’ın, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmak suçundan 4771 sayılı Yasa dikkate alınmak suretiyle 765 sayılı TCY’nın 125 ve 59. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesince oyçokluğu ile verilen ve res’en de temyize tabi olan 19.02.2007 gün ve 118-34 sayılı hüküm, sanık müdafii ile sanık lehine olmak üzere Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12.02.2009 gün ve 16383-1436 sayı ile;       

“Yapılan yargılama sonunda toplanan delillerin karar yerinde yasaya uygun yöntemle tartışılıp değerlendirildiği, maddi olayın saptandığı ve silahlı terör örgütünün ülke topraklarından bir kısmını Devlet hâkimiyetinden ayırıp, bu bölgede bağımsız ayrı bir devlet kurmak şeklindeki amacına yönelik olarak gerçekleştirdiği vahim eyleme sanığın fiilen katıldığı kabul edilip, eylemin amaç suçun işlenmesi doğrultusundaki örgütsel bağlılık ile ülke genelindeki organik bütünlüğüne ve kovuşturma sonuçlarına göre, suç vasfı doğru olarak tayin edilmiş, cezayı azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış, sanığın savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya nazaran verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafileri ve C. Savcısının temyiz dilekçeleri ile sanık müdafiinin duruşmalı inceleme sırasında ileri sürdüğü yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, re’sen de temyize tabi olan hükmün onanmasına”,

            Daire Başkanı Mahmut Acar ve üye Ayşe Doğan’ın;

“Sanık Celalettin T.’ın olay tarihinde (25.10.1993 saat 18:00-19:30 suları) Bitlis İli Merkez Yolalan Köyü Sağlık Ocağı’nda hizmetli olarak çalışıp aynı sağlık ocağına ait lojmanda ikamet ettiği, PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın telsizle verdiği ‘bölgenizdeki bütün Türkleri öldürün’ talimatı ile anılan bölgede bulunan yasadışı PKK terör örgütü üyelerinin bu çağrı üzerine eylem yapmak üzere sanığın ikamet ettiği sağlık ocağı lojmanına gelerek zili çaldıkları, lojmanın birinci katında yemek yapmakta olan sanığın asker oldukları tahmini ile kapıyı açtığı, sayıları tam olarak tespit edilememekle beraber en az dört kişi olan terör örgütü mensuplarının uzun namlulu silahlar ile sanığı iteleyerek içeri girdikleri, lojmanın üst katında bulunan Doktor Turhan Topoğlu’nu da üst kattan alt kata indirerek kimlik kontrolü yaptıkları, ‘Bu devlete çalışmayın’ şeklinde sözlerle propaganda yaptıkları, sanığı ve doktoru yan yana getirip karşılarına geçtikleri, eşyalarını dışarı çıkarmalarını, lojmanı yakacaklarını söyledikleri, sağlık ocağının kapısını açtırarak, mevcut ilaçları aldıkları, Hunrej (KOT) isimli teröristin sanığı tartaklayarak dövdüğü, dövülen ve üzerine uzun namlulu silahlar çevrili olan sanığın içinde bulunduğu koşullarda, ölüm tehdidi altında panikleyerek kendisini korumak saiki ile hedef göstermek amacı olmaksızın ‘ burada öğretmenler de var. Niçin onlara gitmiyorsunuz?’ şeklinde iradesi dışında bir cümle sarfettiği, bunun üzerine teröristlerin ellerindeki uzun namlulu silahları dayayarak sanık Celalettin’i dışarı çıkarıp öğretmen lojmanlarına götürdükleri, silah tehdidi altında olan sanık Celalettin’in güven telkini ile öğretmenlere kapıyı açtırdıkları ve terör örgütü üyelerince sanığı işin bitti diyerek geri gönderdikleri, Hunrej (K) isimli teröristin iki öğretmeni öldürdüğü, bu arada diğer terör örgütü üyelerinin de sağlık ocağı ve öğretmen lojmanlarını ateşe verdikleri, sanığın ve Doktor Turhan’ın birlikte kaçtıkları, yolda kaçmakta olan öldürülen öğretmenlerin eşlerini ve küçük çocuklarını alarak köyün alt tarafındaki derede gizlendikleri, bir saat sonra köye döndükleri, telefon hatları kesik olduğu için jandarmaya haber veremedikleri, Doktor Turhan’ın anlatımına göre derede gizlendikleri sırada köy üzerinde bir aydınlatmanın yapıldığı, sonradan anlaşıldığına göre gece jandarmanın aydınlatma yaptığı ancak köye güvenlik güçlerinin gelemediği, sabah olunca dahi olayı jandarmaya haber vermek için zorluk çekildiği, yolda hiçbir aracın durmadığı, sonunda bir köylüye ait aracın durdurularak güvenlik güçlerinin bulunduğu bölgeye gidildiği ve olayın haber verildiği, olayın geçtiği Yolalan Köyünde herhangi bir emniyet tedbirinin alınmadığı ve güvenlik gücünün de bulunmadığı, güvenli bir bölge olmadığı, izah edilen koşulların mevcudiyetinde atılı suçun işlendiği şeklinde gelişen olayda:

Değerlendirmelerimize gelince,

Suç 25.10.1993 tarihinde gece işlenmiş olup, olaydan hemen sonra 27.10.1993 tarihinde Doktor Turhan Topoğlu’nun öldürülen öğretmen Ergin Komut’un eşi Ersin Komut’un yine öldürülen diğer öğretmen Abdurrahman Nafız Özbağrıaçık’ın eşi Zeyniye Özbağrıaçık’ın tanık sıfatı ile ve aynı tarihte ifade sahibi sıfatıyla sanığın ifadesi alınmış, aleyhe yorumlanabilecek her­hangi bir değerlendirme yapılamadığından sanık hakkında başkaca bir soruşturma yapılmamıştır.

Bilahare olayın görgü tanığı olduğu ve olaya katıldığı kabul edilen tanık Sami Demirkıran’ın (pişmanlık yasasından yararlanmış itirafçı sanık) PKK ile üç buçuk yıl Ürperten İtiraflar isimli kitabında yukarıda anılan olaya yer vermesi üzerine sanık hakkında soruşturma başlatıldığı anlaşılmaktadır.

Gerek suç tarihinden önce gerekse suç tarihinden sonra ve soruşturma kovuşturma evrelerinde sanık Celalettin’in PKK terör örgütü ile herhangi bir bağlantısı, ilişkisi tespit edilemediği gibi adı geçen terör örgütüne sempati beslediğine dair bir izlenime dahi dosya içinde rastlanılamamıştır.

PKK itirafçısı Sami Demirkıran (Redür kod):

19.10.1994 tarihli Jandarma Komutanlığı’na verdiği ifadesinde olayın içinde olmadığı izlenimini veren bir ifade tarzı ile ‘… ben erzak temini için gönderildim. Biz ayrıldıktan sonra ana gruba bir talimat gelmesi ile Yolalan Köyüne inilerek köyde öğretmen olup olmadığını araştırırken köyde bulunan iki doktora rastlayıp kimlik kontrolü yapmışlar. Doktorlardan biri Bitlis İlinden diğeri Bingöl İlinden imiş. Daha sonra bu şahıslar bırakılarak köyde öğretmen yok diye geri dönüleceği sırada Bingöl’lü olan doktor (aslında sanığımız Celalettin’dir) köyde öğretmenlerin de olduğunu evlerini gösterebileceğini söyleyerek Honrej (K) grubunu yanına alarak öğretmenlerin evine götürmüş daha sonra da Honrej (K) iki öğretmeni dışarı çıkararak öldürmüş şeklinde olayı ikinci ağızdan ve sanığı da doktor sıfatıyla tanımlayarak anlatmıştır.

21.10.1994 tarihli savcılık ve sulh hakimliği ifadelerinde ise anılan olayımızdan hiç söz etmemiştir.

Bilahare yukarıda ismi geçen kitabı yayınlandıktan sonra sanık hakkında soruşturma başlatılmış ve 07.03.2002 tarihinde adı geçenin tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur.

Tanık bu ifadesinde ‘… Honrej ikisini de hırpalamaya başladı. Bu esnada doktorlardan birisi ‘Burada sadece biz mi varız, öğretmenler de var’ şeklinde bir beyanda bulundu. Bunun üzerine Honrej yanına doktorları alarak lojmanlara yöneldi…’

12.08.2004 tarihli Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesindeki ifadesinde ise  ‘Honrej (KOT) örgütsel propaganda yaptı. Ayrıca fiziken dövdü. Başka militanlar da dövmüş olabilir. Sağlık ocağından tam ayrılacaktık ki, sanık Celalettin biraz tartaklanıp dayak yemesinden olabilir ‘Burada öğretmenler de var. Niçin onlara gitmiyorsunuz?’ dedi. Amacı dikkati kendi üzerinden dağıtmaktı. Ölüm korkusuyla böyle demiş olabilir …’ şeklinde ifade vermiştir.

Tanık Sami Demirkıran bir süre yasa dışı PKK terör örgütü içinde bulunup bizim  olayımızda da yer aldığı, bazı eylemlere katılarak bilahare kendiliğinden teslim olup, pişmanlık yasası nedeniyle ceza indiriminden yararlanmış bir isimdir. Sanık sıfatıyla cezasını çekmiş PKK terör örgütüne kendi iradesiyle isyan etmiştir. Bu aşamadan sonra tanığın sanık Celalettin’i koruması veya aleyhinde gerçek olmayan şeyleri gerçekmiş gibi söylemesi için bir neden yoktur.

Tanığın yazdığı kitap ihbar kabul edilmiş, sanığımız hakkında kovuşturma yapılmıştır. Tanığın ifadesinin bir kısmını doğru ve samimi kabul edip, diğer bir kısmını sanık aleyhine doğru ve samimi kabul etmemek ceza hukuku normlarına uymamak demektir. Tanık bütün samimiyeti ile sanık Celalettin’in dikkatleri kendi üzerlerinden dağıtmak üzere ve ölüm korkusu ile böyle bir cümle sarfettiğini izah etmiştir. Tanık, ifadelerinin geniş bölümlerinde ortamın psikolojik durumunu da anlatmıştır. Bu nedenle tanığın değerlendirmesine itibar etmek ve anlatımını sanık lehine yorumlamak gerekmektedir. Sanık da savunmalarında benzer ifadelere yer vermiştir.

Tanık Turhan Topoğlu: 27.10.1993 tarihinde hemen olaydan sonra jandarma komutanlığına verdiği ifadesinde: ‘ … kimliklerimizi isteyip kontrol ettiler ve iade ettiler. Evdeki eşyaları dışarı çıkarmamızı söylediler. Ben eşyaları çıkartırken Celalettin T.’a ellerindeki uzun namlulu silahları dayayarak yürü dediler ve yanlarında götürdüler …’ 

30.05.2002 tarihli Manisa Ağır Ceza Mahkemesindeki anlatımında ise : ‘ … Dört yeşil giysili şahıs vardı. Bir şey söylemek istedim. Biri üzerime gelerek beni tersledi. Ben büyük bir korku içindeydim. Celalettin’i ve beni yan yana getirip karşımıza geçtiler. Ellerinde uzun namlulu tüfekler ile karşımıza geçtiler. Ne söylerlerse yapmak zorunluluğunu hissediyorduk. Sağlık ocağının kapısını açtırıp, oradan ilaçları aldılar. Celalettin’i alıp gittiler. Sadece lojmanı yakmaya çalışan biri kalmıştı…’ şeklinde anlatımda bulunmuş, içinde bulundukları ruh halini de bir doktor değerlendirmesiyle de izah etmiştir.

İrdelenmesi gereken husus sanık Celalettin’in sarf ettiği ‘burada sadece biz mi varız? Öğretmenler de var’ şeklindeki ifadesinin teröristlere hedef göstermek onların eylemlerini kolaylaştırmak amacıyla mı söylendiği yoksa sarfedilen bu sözlerin sanığın istemi ve iradesi dışında fiziki ve ruhsal koşulların yarattığı travma altında kendisini korumak içgüdüsü ile ani bir refleks olarak mı sarfedildiğidir.

Sanığın bu sözleri kendi hür iradesi ile istemi dahilinde sarfettiğinin kabul edilmesi halinde sorun yoktur. Amaç suç için araç suç işlenmiş vahim eylem gerçekleştirilmiştir. Sanığa atılı 765 sayılı TCK’nın 125. maddesinde öngörülen suç sübuta ermiş kabul edilecektir.

Ancak azınlık görüşü bu değerlendirmeyi ve çoğunluğun görüşünü paylaşmamaktadır. Zira dosya içeriği bizi böyle bir sonuca, vicdani kanaate götürmemektedir. Değerlendirmeler yapılırken önce suç tarihinden başlamak gerekmektedir. 1993 yılı yasadışı terör örgütü PKK’nın eylemlerinin en yoğun ve en şiddetli olduğu yıllardır. Örgüt sadece Türkleri değil kendilerince ‘Kürt’ diye tanımladıkları etnik grubundan da insanları, özellikle bu kimlikle kamu hizmeti veren insanlarımızı da acımasızca öldürmektedir. Olay yeri tanıkların da izah ettikleri gibi tehlikeli ve güvenli olmayan bir yerdir. Sağlık ocağı, öğretmen lojmanları ve okul yan yana olup, köyün bir kilometre kadar dışındadır. Yani köylüden hemen yardım gelmesi veya gelenlerin köylülerce görülmesi mümkün değildir. Terör örgütü üyeleri de asker kıyafeti ile gelmekte, insanları yanıl­gıya sevk etmektedirler. Nitekim sanık da gelenlerin asker olduğunu sandım demiştir. Teröristler olayda kararlıdır. Hepsi vahim sayılan uzun namlulu silahlar taşımaktadırlar. Doktoru terslemişler, sanığı dövmüşlerdir. Lojmanı yakacaklarını ve kendilerinin burayı terk etmelerini söylerken, hemen istifa etmelerini de söylemişlerdir. Baskı ve tehdit terkten sonrayı da kapsamaktadır. Sanık savunmalarında lise mezunu olduğunu, birkaç yıl işsiz dolaştıktan sonra belirtilen kamu hizmetini elde edebildiğini ifade etmiştir. Kaldıkları lojmanı yakacaklarını söyleyen ve yakmaya başlayan teröristlerin onları öldürmeyeceklerini düşünemez. Zira tüm anlatılanlar beş on dakikalar içinde gelişen olaylardır.

Olay başlangıcından bitimine kadar bütünüyle değerlendirilmelidir. Sanık Celalettin kendisine yönelik tehdit altında öğretmenlerin lojmanlarını açtırdıktan sonra yine aynı tehdit altında geri gönderilmiştir.

Sanık, Doktor Turhan ile birlikte köylünün yanına gitmemiş, öldürülen öğretmenlerin kaçmakta olan eşlerine yardım etmek için onlarla gitmiş. Gece derede soğukta ve su içinde bir saat geçirmiş, çocukları taşımış, bir saat sonra da eş ve çocukları köylüye ulaştırmıştır. (Tanık Ersin Komut’un 27.10.1993 tarihli ifadesinde bu olay bütün sıcaklığı ile yansıtılmıştır)

Bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde sanığın hür iradesi ile baskı altında olmaksızın teröristlere yardım ve eylemlerini kolaylaştırmak amacı ile yukarıda belirtilen sözleri sarfettiğini kabul etmek mümkün değildir.

Azınlık görüşü olarak: Sanığın (Burada sadece biz mi varız öğretmenler de var) şeklindeki söyleminin ve silah tehdidi altında öldürülen öğretmenlere lojman kapısı açtırmak şeklindeki eyleminin hür iradesinin ürünü olmadığı, terör örgütüne yardım amacıyla yapılmadığı, içinde bulunduğu şartların etkisi altında tehlikeyi ortadan kaldırmak (zira tehlike devam etmektedir) dikkatleri farklı yöne yöneltmek, daha basit bir söylemle can havli ile ölüm korkusunun baskısı altında istem dışı refleks olarak geliştiğini kabul ederek, sanığın atılı suçtan beraat etmesi düşüncesinde bulunduğumuzdan çoğunluk görüşüne iştirak etmediğimizi ifade etmekteyiz” gerekçelerine dayanan karşı görüşleriyle oyçokluğuyla karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 24.04.2009 gün ve 126185 sayı ile;

“…Yüksek Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız arasındaki uyuşmazlık, sanığın üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin mahkumiyet kararı verilmesini gerektirecek, her türlü şüpheden uzak, yeterli ve inandırıcı delillerin mevcut olup olmadığı noktasındadır.

Suça konu olayın, bölgede faaliyet gösteren yasadışı PKK terör örgütü elemanlarının, örgüt elebaşısının telsizle ‘bölgenizdeki bütün Türkleri öldürün’ şeklindeki talimatı üzerine gruplar halinde civar köylerde eylem yapmak üzere harekete geçtikleri, bir grup teröristin de suç tarihinde sağlık ocağı hizmetlisi olarak görev yapan sanığın bulunduğu köydeki öğretmen lojmanları ile yan yana olan sağlık ocağı ve lojmanlara geldikleri, lojman kapısını açtırıp silahlı bir şekilde içeri giren teröristlerin sağlık ocağı doktoru ve sanığı bir araya getirip bu devlete çalışmamaları gerektiği şeklinde örgüt propagandası yaptıkları, kimlik kontrolü yaptıkları, tartakladıkları, eşyalarını dışarı çıkarmalarını ve lojmanı yakacaklarını söyledikleri, sağlık ocağının kapısını açtırarak ilaçları aldıkları, bu arada sanığın ‘burada öğretmenler de var, niçin onlara gitmiyorsunuz’ şeklindeki ifadesi üzerine teröristlerin sanığa öğretmenlerin bulunduğu lojmanları göstermelerini istedikleri, sanığın da lojmanları gösterdiği ve güven telkin ederek kapıları açtırdığı, teröristlerin de lojmanda eş ve çocukları ile kalmakta olan iki öğretmeni, lojmanın arkasına götürerek öldürdükleri, şeklinde geliştiği ve yerel mahkemenin sanığın eylemini ‘örgütün talimatı doğrultusunda köydeki öğretmenleri öldürmek için gelen teröristlere lojman kapısını gösterip güven telkin ederek açtırarak eylemin icrasını bizzat iştirak ederek kolaylaştırdığı’ gerekçesiyle Devletin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmak suçu olarak nitelendirerek mahkumiyet kararı vermiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi oyçokluğuyla kararı onamıştır. Yüksek Dairenin azınlık görüşü ise özetle; sanığın, ‘burada öğretmenler de var, niçin onlara gitmiyorsunuz’ şeklindeki söyleminin ve silah tehdidi altında öldürülen öğretmenlere lojman kapısını açtırmak şeklindeki eyleminin hür iradesinin ürünü olmadığı, terör örgütüne yardım amacıyla yapılmadığı, içinde bulunduğu şartların etkisi altında tehlikeyi ortadan kaldırmak, dikkatleri farklı yöne yöneltmek, ölüm korkusu baskısı ile istem dışı refleks olarak geliştiği ve sanık hakkında beraat kararı verilmesi yönündedir.

Eyleme katılan teröristlerden Sami Demirkıran ‘PKK ile 3,5 yıl ürperten itiraflar’ isimli kitabında köy baskını ve öğretmenlerin öldürülmesi olayında sanık hakkında da bir takım iddialar ileri sürmüştür. Bunun üzerine suç tarihi olan 25.10.1993 tarihi ve sonrasında hakkında soruşturma ve suç isnadı bulunmayan sanık hakkında 26.04.2002 tarihinde Van DGM Cumhuriyet Başsavcılığınca TCK 125, 31, 33, 40. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır.

C. Başsavcılığımızın itirazını iki noktada değerlendirmek gerekirse;

1- İtirafçı Sami Demirkıran’ın kaleme aldığı kitabın içeriğinin yan delillerle desteklenmedikçe, delil olarak kabul edilip hükme esas alınamayacağı;

Sami Demirkıran, yıllarca birlikte birçok silahlı eyleme katıldığı terör örgütünden ayrılarak itirafçı sanık konumunda yargılanmış ve itiraflarıyla ilgili yukarıda adı geçen kitabı kaleme almıştır. Her ne kadar kitabında anlattıklarının birçoğu genel hatlarıyla ve eylem olarak doğru ise de, şahıs kitabına edebi bir yön katma kaygısıyla zaman zaman anlatımlarında abartılara, süslemelere yer vermiş, onlarca çatışmaya, eyleme ve katliama karıştığı halde kendisini duygusal ve insancıl bir kahraman gibi gösterme çabasına girişmiş ve yine zaman zaman kendisini eylemlerin dışında ve geri planda anlatmaya çalışmıştır. Çünkü aynı zamanda da itirafçı sanık konumundadır ve bu nedenle yargılandığı mahkemece cezalandırılmama kaygısı da taşımaktadır. Bu nedenlerle eylem başlıkları ve tarihleri doğru olsa bile ayrıntılar, örgüt üyeleri arasında geçen konuşmalar, mağdurların davranışları ve diğer tüm detaylar şahsın tek taraflı anlatımından ibarettir ve kanıtlanması neredeyse olanaksızdır. Tüm bu nedenlerle sanığın, ‘burada öğretmenler de var, niçin onlara gitmiyorsunuz’ şeklindeki söyleminin kitabın yazarı tarafından iddia edildiği ve sanığın bu sözleri sarfettiğinin kanıtlanamadığı düşünülmek­tedir. Çünkü teröristler zaten öğretmenlere yönelik eylem yapmak amacıyla lojmanlara bilerek gelmişlerdir. Öyle ki yakın köyde de aynı tarihte başka bir grup terörist tarafından başka öğretmenler de öldürülmüştür. Yine sanığın bu tür sözler sarfettiği, birlikte kaldığı ve konuşmalara tanık olan ve tanık olarak beyanına başvurulan sağlık ocağı doktoru Turhan Topoğlu tarafından da doğrulanmamıştır.

2- Sanığın bu sözleri sarfettiğinin kanıtlandığı varsayıldığı takdirde, sanığın bu sözlerinin ve sarfedildiği aşamadan sonraki eylemlerinin atılı suçu oluşturup oluşturmayacağı;

Yine bu durumda da sanığın üzerine atılı suçun oluşmayacağı düşünülmektedir. Şöyle ki, sanığın örgütle ve örgüt elemanlarının hiçbirisiyle herhangi bir ilişkisi dosyaya yansımamıştır, iddia da edilmemektedir. Örgüt elemanları eylem yapmak amacıyla ve bilinçli olarak lojmanlara gelmiştir. Sanıkla ve öldürülen öğretmenlerle tesadüfen karşılaşmışlardır. Sanık ve sağlık ocağı doktorunun da kamu görevlisi olmaları nedeniyle suç tarihinde can güvenlikleri bulunma­maktadır. 12.08.2004 tarihli mahkeme sorgusunda Sami Demirkıran, kimlik kontrolü sırasında doktor ve sanığın o bölgenin insanı ve kürt kökenli olduklarının ortaya çıkması nedeniyle öldürülmediklerini beyan etmiştir. Sanığın bu korku dolu dakikalarda ‘burada öğretmenler de var, niçin onlara gitmiyorsunuz’ şeklindeki söyleminin ve silah tehdidi altında, özgür iradesi bulunmadan öğretmen lojmanlarını teröristlere göstererek kapıyı açtırmasının Devletin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmak suçunu oluşturmayacağı ve bu nedenlerle sanığın beraatına karar verilmesi gerektiği, hükümde yazılı gerekçelerle sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmesinin yasaya aykırı olduğu düşünülmektedir” gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme kararının bozulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.

Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Kaynak: http://mustafaalbayrak.org/tck-oz-kitap-2009308/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Information

This entry was posted on 17 Kasım 2014 by and tagged , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: